Dedem her sabah beni namaza kaldırır, namazın ardından o Kur’an okumaya başlardı; ben de gözlerimi yumup onu dinlerdim. Zaman zaman sesi yükselir, zaman zaman fısıltıya dönerdi. O ritmik ses küçücük yaşımda bir zikir huşûsu verirdi.

Dedemin sabah namazından sonra uyuduğunu hiç görmedim. Vefat ettiği gün dahi namazını kılmış, Kur’an’ını okumuş, biraz dinlenmek için başını koyduğu yastıkta emanetini teslim etmişti.

Sabah namazından sonra uyumamak, insanı alelacelecilikten koruyor. Bütün o “hiçbir işin tamamlanmasına yetmeyen günün” evvelinde; okuyup, yazmaya, dünün ve daha evvelinin muhasebesini yapmaya yetecek bir vakit bahşediyor o zaman dilimi.

Ben sabah namazı sonrası ile günün koşturmacasının başladığı vakte kadar olan o “kazanılmış zamanı” yıllar içerisinde okuyarak, yazarak, bir pencere kenarında güneşin doğuşunu seyre dalarak geçirdim.

Elime aldığım bir dolma kalemle yeni bir kapı araladım hatta. Dağınık düşünceler emek verilmiş, bir ustanın elinden çıktığı belli olan kalemlerin ucundan kağıda döküldü.

Sabahın erken saatinde, henüz az kimsenin uyandığı şehirde, masaya oturup bir defter açtığınızı düşünün. Elinizde bir dolma kalem. Kâğıda dokunduğu an bir gecikme hissedersiniz — mürekkebin akması, ucun kâğıdı tanıması için geçen o kısacık an. İşte tam bu gecikmede bir şey oluyor: düşünce, elin hızına uymak zorunda kalıyor.

Bir klavyede yazarken parmaklarınız düşünceden önce davranabilir. Cümle daha zihninizde tam kurulmadan ekranda beliriverir; sonra silersiniz, yeniden yazarsınız, tekrar silersiniz. Ekranın hiçbir direnci yoktur. Her tuş aynı kolaylıkla basılır, her kelime aynı hafiflikte silinir.

Dolma kalemde durum farklıdır. Yazmadan evvel düşünmeye zorlanırsınız. Kalemin ucu bir tür yavaşlatıcıdır — ne kadar hızlı yazmak isterseniz isteyin, mürekkebin akış hızına uymanız gerekebilir.

Ben bunu en çok yürüyüşle yazmak arasındaki benzerlikte görüyorum. Yürürken düşünceler nasıl adım adım, sırayla geliyorsa; dolma kalemle yazarken de cümleler öyle sırayla, birbirini iterek geliyor. Klavye bu sırayı bozabiliyor — düşünce henüz oluşmadan parmaklar zaten bir yerlere varmış oluyor. Kalemse sizi, isteseniz de istemeseniz de, kendi hızına razı ediyor.

Dolma Kalem: Araç Değil, Bir Anlaşma

Bir dolma kalemi diğer yazı araçlarından ayıran şey, aslında kullanıcısıyla kurduğu küçük bir anlaşmadır. Tükenmez kalem ya da klavye sizden hiçbir şey istemez; her koşulda çalışır, her açıda yazar, her kâğıtta iz bırakır. Dolma kalem öyle değildir. Belirli bir açıyla tutulmasını ister, belirli bir kâğıtla iyi anlaşır, bazı mürekkeplerle arası yoktur.

Bu beklenti çoğu zaman “zahmet” olarak görülüyor — haksız da sayılmaz. Ama ben bunun aksini düşünüyorum: bu küçük zahmet, aracın sizi ciddiye almasının bir yolu. Kalem size uyum sağlamıyor, siz kaleme uyum sağlıyorsunuz. Bu tuhaf bir teslimiyet gibi görünse de, her şeyin kolaylaştığı, aletlerin kişiyi zorlamadığı bir çağda, bu uğraş aslında bir tür -karşılıklı saygıyı- doğuruyor.

Bir kalemi elinize alıp onun neye ihtiyacı olduğunu öğrenmeniz, diğer bir deyişle kalemle ünsiyetiniz zamanla kuruluyor. Bu, bir nesneyle kurabileceğiniz en sıradan ama en gerçek ilişkilerden biri.

Kalem ve Kâğıdın Sessiz Direnci

Dolma kalemi anlamak için sadece kalemi değil, kâğıdı da tanımak gerekiyor. Kaplamalı, parlak yüzeyli kâğıtlarla çalışırken bunu daha net görürsünüz: mürekkep, lifli bir kâğıtta olduğu gibi hemen içine çekilmiyor; yüzeyde bir süre kurumayı bekliyor, bazen de parmağınızın değmesiyle dağılıyor.

Çoğu insan bir tükenmez kalemle yazarken kâğıdın cinsini hiç düşünmez. Dolma kalemde bu kayıtsızlık mümkün değil. Kâğıt, kalemle birlikte bir karar mekanizmasına dönüşüyor: hangi mürekkep, hangi kâğıtta, ne kadar sürede kuruyor; hangi yüzey, hangi ucu nasıl karşılıyor. Bu ayrıntılara dikkat etmeye başladığınızda, yazmanın basit bir eylem olmadığını fark ediyorsunuz.

Kalıcılığın Ağırlığı

Dijital bir notun ömrü, bulunduğu cihazın ömrü kadardır. Bir telefon değişir, bir hesap kapanır, bir uygulama güncellenmez olur, nihayetinde yazdıklarınız erişilemez hâle gelir. Kâğıda dolma kalemle yazılmış bir sayfanın böyle bir kırılganlığı yok. Nemden, ışıktan, zamandan etkilenebilir elbette ama bir alan adının ömründen daha uzundur ömrü.

Bu kalıcılık, insanı biraz daha dikkatli yazmaya itiyor. Silinemeyecek bir şeyi yazdığınızı bildiğinizde, cümleyi bir kez daha düşünüyorsunuz. Bu, dolma kalemin en az konuşulan ama en güçlü tarafı: sizi, yazdığınız şeyin sorumluluğunu almaya zorluyor.

Belki de bu sebepten akşam değil de sabah yazıyorum anı defterime. Hele bir tozu toprağı dinsin günün, diyorum. Hatırlanmaya değmeyecek şeyleri yirmi sene sonra okunsun diye deftere geçirmeyi biraz insafsızlık sayıyorum. Bir kişinin belki de benim cümlelerimle anımsanacak olması beni “otosansüre” itiyor.

Neticeikelam

Dolma kalemin bugün hâlâ bir anlamı varsa, bu anlam eski bir alışkanlığın inatla sürmesinden değil, yavaşlığın kendi başına bir değer taşımasından geliyor. Elinizin hızına razı olan, kâğıdın direncini hissettiren, yazdığınızı bir daha düşünmeye zorlayan bir araç bu. Ne yalnızca estetik bir araç ne de bir nostalji simgesi: bütün bunlarla beraber hâlâ işini yapan, emek verilmezse küsen bir alet.

Belki de bütün mesele bu kadar basit: bazı araçlar bize uyar, bazılarına biz uyarız. Dolma kalem, ikinci gruptan.


Leave a Reply