Performans notu denen süper kahramanın ortaya çıkacağı vaktin eşiğindeyiz. Eli kulağında. Okul koridorlarında öğrencilerin kendisini çağırmasını bekliyor bu kahraman kurtarıcı. Çağırma nidası ise şöyle: “Hocam, 5 puan daha verseniz performansıma, geçiyorum!”
“5 puan daha” seslenişini duyan kahraman “performans notu,” kendisini göstermekte gecikmiyor ve dönemin son haftasına yetişiyor.
Örnek üzerinden gidelim. Bir öğrencim var. İlk sınavı 65, ikincisi 0. Sıfır. Boş kağıt. Ama bu öğrenci hâlâ geçeceğini düşünüyor. Düşünmek de değil; dersten geçeceğini biliyor. Korkmuyor, kaygılanmıyor. Sadece bekliyor. Çünkü sistemin nasıl işlediğini, hatta belki çoğu eğitimciden daha iyi biliyor.
İşte bu noktada durup bir soru sormak gerekiyor: Eğitimde “geçme” neyi ifade eder? Öğrenileni mi ölçer, yoksa öğretmenin vicdanını mı?
Eski Adıyla Sözlü, Yeni Adıyla Performans
Türkiye’de lise düzeyinde dönem notu şu şekilde hesaplanıyor: iki yazılı sınav notu ve iki performans notu toplanıyor, dördünün aritmetik ortalaması alınıyor. Ortalama 50 ve üzerindeyse öğrenci dersten geçiyor.
Kâğıt üzerinde makul görünüyor. Ama pratikte şu anlama geliyor: İki sınavdan da sıfır alan bir öğrenci, performans notları 100-100 olursa ortalaması 50 yapıyor ve geçiyor.
Matematiksel olarak mümkün. Pedagojik olarak ise bir skandal.
Sözlü notu, yıllar içinde adını değiştirdi. “Sözlü sınav” lafı bile aslında sanki bir şey ölçülüyormuş izlenimi veriyordu. Sonra “performans notu” oldu. Bu isim değişikliği tesadüf değil; hem daha muğlak, hem daha geniş, hem de dolayısıyla daha kolay manipüle edilebilir bir alan açıyor.
Peki performans notu neyi ölçüyor?
Teoride: öğrencinin derse katılımını, sözlü ifade becerisini, proje çalışmalarını, tutumunu.
Pratikte: öğretmenin o öğrenciye ilişkin genel kanaatini. Dahası, velinin baskısını. Bir öğrencinin sınıfta kalmasının ülkeye, aile ekonomisine oluşturacağı yükün sorumluluğunu.
Bir Sistemin Ahlaki Ekonomisi
Bu sistem, aslında son derece rasyonel bir baskı mekanizması üzerine kurulu.
Öğretmen, sınavda kötü not alan öğrenciyi bırakmak zorunda kalırsa ne olur? Önce veli gelir. Sonra “Bu çocuk zaten iyi bir çocuk, bir şeyler yapılamaz mı?” sorusu sorulur. Öğretmen, zaten kalabalık olan gündemine bir de bu gerginliği eklemek istemez. Performans notunu biraz yukarı çeker. Mesele kapanır.
Bu bir yozlaşma örneği mi? Kısmen. Ama çok daha derinlerde bir sorun var: Sistem, öğretmeni tam olarak bu tercihi yapmaya zorluyor.
Düşünün: Elinizdeki tek araç, tamamen sizin takdir yetkinize bırakılmış iki not. Bu notları düşük verirseniz savaş açarsınız. Yüksek verirseniz “vicdan kurtarırsınız.” Sistem, doğru olanı yapmayı maliyetli, yanlış olanı ise kolaylaştırıyor.
Performans notu, bir değerlendirme aracı olmaktan çıkmış; sosyal barışı koruma aracına dönüşmüş.

Dünyayla Karşılaştırdığımızda
Google amca üzerinde biraz araştırma yapıyorum. Birkaç ülkedeki örnekleri göreyim istiyorum. Şöyle bir alıntı yapıyorum: “Finlandiya’da sınav notu, dönem değerlendirmesinin bel kemiğidir. Öğrenci odaklı, ölçüt temelli bir yaklaşım benimsenmiştir; öğretmenin kişisel takdirine bırakılan alan kasıtlı olarak dar tutulur. Almanya’da lise düzeyinde notlar, 15 puanlık bir sisteme oturtulmuş ve bu puanlar Abitur (mezuniyet belgesi) hesaplamasında doğrudan yer alır; bir öğrencinin geçip geçmediği, sayısal kriterlere göre belirlenir. Fransa’da 20 üzerinden değerlendirme yapılır; geçme notu genellikle 10’dur ve Baccalauréat sınavı, okul içi notlarla değil, merkezi değerlendirmelerle belirlenir.”
Bu sistemlerin -hemen anlaşılabileceği üzere- ortak paydası şu: Öğrencinin akademik iletlemesi, öğretmenin vicdanına yenilerek vereceği performans notuna feda edilmez.
Ağırlık Meselesi: Bir Reform Önerisi
Performans notu, yazılı sınavla aynı ağırlığa sahip. Bu, temelden sorunlu bir denklem.
İki yazılı sınav not olarak dönem sonunun %65’ini, iki performans notunun ortalaması ise kalan %35’ini oluştursaydı, tablo çok farklı olurdu.
Bu düzenleme şunu söylüyor olurdu: “Sana sözlü ifade becerini, derse katılımını, çabani takdir ediyorum. Ama bunlar tek başına seni geçirmez. Öğrenip öğrenmediğini de görmek istiyorum.”
Bu basit bir ağırlık değişikliği değil; bir tercih. Eğitimin ne için var olduğuna dair bir tercih.
Oysa bugün sistem, tam tersini söylüyor: “Sınav notun ne olursa olsun, gerisini hallederiz.”
Asıl Zarar Öğrenciye Yazıyor
İkinci sınavından sıfır alan, ama yine de geçeceğinden emin olan o öğrenci hakkında düşündüğümde aklıma takılan şey notlar değil. Aklıma takılan şu: Bu çocuk, çalışmamanın sonuçsuz kaldığını, bie bedeli olmayacağını öğreniyor.
Sadece o ders için değil. Hayat için.
Bir gün o çocuk bir işe girecek, bir sorumluluk üstlenecek, bir işi tamamlaması gerekecek. O zaman sistem, onu kurtaracak bir performans notu sütunu sunmayacak.
Sıfır, sıfır kalacak.
Bizi asıl düşündürmesi gereken bu. Notlar geçici; öğrenilen davranış kalıcı.
Öğretmenin Vicdanına Yüklenen Yük
Bu yazıyı bir öğretmen perspektifinden yazıyorum ve açık söylemek gerekiyor: Performans notu sistemi, öğretmeni ahlaki bir çıkmaza sokuyor.
Dürüst davranmak istiyorsun. Gerçek notunu vermek istiyorsun. Ama sistem, dürüstlüğü sosyal bir maliyet olarak tanımlıyor. Veli gelecek, baskı yapacak, “zaten iyi çocuk” denilecek.
Öğretmenin vicdanını kullanan bir sistem, zamanla o vicdanı tüketiyor.
Gerçek bir değerlendirme sistemi, öğretmeni korumalı. Nesnel olmayan, kanaat taşıyan değerlendirme notlarını minimize etmeli.
Son Söz
Bir not sistemi, bir toplumun eğitime verdiği değerin aynasıdır.
Eğer sistem, boş kağıt veren öğrenciyi geçirmeye müsait kurgulanmışsa; bu bir teknik hata değil, bir tercih meselesidir. Rahatsız etmeme, çatışmama, görüntüyü kurtarma tercih edilmiş demektir.
Öğrenciler süper kahramanları olan “performans notlarıyla” pekâlâ 50’yi kolaylıkla yakalayabileceklerini biliyorlar.
Bu kötülüğü onlara biz yaptık. “Eğitimde merhamet” ipinin ucunu kaçırdık.

(Bu fotoğraftaki resimlerden biri Gemini, diğeri ise ChatGPT ile oluşturulmuştur.)








