Pembe Kayalar Kampı

     Mevsim yüzünü yeni yeni güze çeviriyorken deniz kenarında son kez bir kamp yapalım dedik. Deniz kabardığında, sular hırçınlaştığında zor oluyor konaklamak. Çantalarımızı hazırladık ve yola koyulduk.

     Rota oluşturuldu: Kandıra, Pembe Kayalar.

     Biz İzmit’te oturanlar için Kandıra hemen yanıbaşımızda olup da yazdan yaza anımsadığımız bir ilçe. Kendisini dışarıya gizlemiş, yazlıkçıların bildiklerinin çok ötesinde değerlere sahip, kıymetli bir yer. Bildiklerimiz şuydu: deniz, mancarlı pide ve manda yoğurdu. Bir yıldır Kandıra’da çalıştığım için dahasını tanıma imkanı buldum. Kanaatim: hayat boyu yaşanır, insanına güvenilir.

     Kandıra merkezinden biraz uzaklaşınca denizin kokusu yüzümüze vurmaya başlıyor. Çok geçmeden de kamp alanımıza varıyoruz.

     Pembe kayalar, prehistorik buluntu varlığının yanı sıra, Antik Çağ’dan itibaren taş ocağı olarak kullanılmış. Suyun içinde yumuşak olan pembe kayalar çıkarıldıktan sonra sertleşiyormuş. Bu özellikleri sebebiyle Osmanlı Dönemi’nde dikdörtgenler şeklinde kesilerek deniz yoluyla İstanbul’a taşınmış ve mimaride kullanılmış. Hatta Sultanahmet’te kullanıldığı söyleniyor. 

     İlk iş çadırların kurulumu. İşi akşama bırakırsak kolay iş zor olur. Benim çadırım Decathlon’un Arpenaz 3 model çadırı. Kurulumu kolay, fiyatına oranla kalitesi iyi. Hemen kurup ateşi yaktım.

     Kampın mutfak işi Furkan’da. Seviyor bu işleri. Seven sevdiği işi yapsın. Ben meselâ kahvemi alıp deniz kenarında oturmayı seviyorum. Öyle de yaptım. 

     Deniz bir ritim tutturmuş. Sahile vuran dalganın sesi ayrı, biraz ötemizdeki kayalara vuran dalgaların sesi başka. Birbirlerini tamamlıyor, kendilerine eşlik eden rüzgâr ile ahenkli bir şarkı söylüyorlar.

     Şöyle bir etrafa göz atayım diyorum. Çöp… Her yerde çöp yığınları. Neden böyle insan? Kirletmemesi gereken tek yerin oturduğu daire olduğunu mu öğrettiler? “Ben kirleteyim de biri temizler. O kadar vergi veriyoruz!” Böyle mi düşünüyorlar acaba? Ne vergiymiş arkadaş. Herkesin maaşını, her hizmetin karşılığını, her kötülüğün bedelini ödüyor vergisiyle, maşallah. 

     …

     Nasipli adamız. Mangalı yaparken balıktan dönen bir aile bize de palamut ikram ediyor. Tatlı olarak da her kampçının artık yapmadan geceyi kapatmadığı arasına çikolata yerleştirilmiş muz. İlk defa yaptık. Biraz şov bana kalırsa 🙂 Bildiğimiz föndü.

     Kampta kalabalık etkinlikler de güzel ama bir kenara çekilip kitaba, deftere, düşüncelere ayrılan vakte paha biçilemez.

     Gece çadırlarımıza çekilirken hava henüz soğumamıştı. İlerleyen saatlerde, gece 4 civarında bir heyecanla uyandım. Öyle bir rüzgâr ki, aman Allah’ım! Çadır yatıp yatıp kalkıyor. Deniz kabarmış, su yükselmiş.

     …..

     Gözlerimi iki ayını henüz doldurmuş evladım Mehmet Selim’in hasretiyle açıyorum. Güneş henüz doğmamış.

     Üniversitedeyken sınav sabahlarında, tam da gecenin bu maviliğine bir isim takmıştık. Söylemeyeyim.

     …..

     Kahvaltı, kahve derken toparlanıyoruz. Akabinde kalan vaktimizi kayalıklarda geçirmek üzere hareket ediyoruz. Düğün çekimi için gelen çiftler var. Gelinler için zor iş şu düğün çekimi!

     Kamp bana kaplumbağa gibi evimi sırtıma alıp yollara düşme, gözümü kestirdiğim yerde konaklama ve gündelik işlerden uzaklaşabilme imkânı veriyor. Mehmet Selim biraz daha büyüsün hele, eşim ve oğlumla da kamp yapmak için yola çıkarız.

      Kandıra, Karasu, Akçakoca, Amasra, Cide derken… Memlekete, Trabzon’a kadar sahillerde soluklanırız. 

Previous Post

Related Posts

Leave a Reply